Hikayemiz
Kendi çocuğuma İstanbul’da doğru okulu ararken aradığımı bulamadım. CLLC Türkiye, o aramanın sonunda ortaya çıktı.
Aly RajabBaşkan, CLLC
Dört ay boyunca şehri bir turist gibi değil, burada yaşayan biri gibi tanıdık. Fotoğraf: Sami Aksu / Pexels
Yıllar boyunca Türkiye’ye yaptığım ziyaretler hep kısa sürdü. Çoğu iki haftayı geçmeyen iş seyahatleriydi. Belki on defadan fazla gelip gittim ama hiçbirinde şehirde gerçekten yaşamaya fırsatım olmadı.
Pandemi başladığında ailemle birlikte İstanbul’daydık. Havalimanı ve uçak yolculuğunun riskleri nedeniyle Toronto’ya dönmek yerine burada kalmayı seçtik.
Kısa bir ziyaret olarak başlayan o yolculuk dört aya uzadı. Şehri bir misafir gibi değil, burada yaşayan biri gibi tanıdık. Türk insanının nezaketi ve misafirperverliği hepimizde kalıcı bir iz bıraktı.
Şehre ve insanlarına duyduğumuz sevgiye rağmen büyük oğluma uygun bir okul bulmakta zorlandık. Ana dili İngilizce olan, Türkiye’ye yeni yerleşmiş bir çocuk için doğru yeri aramak beklediğimizden güç oldu.
Arayış uzadıkça bunun yalnızca bize özgü bir sorun olmadığını gördüm. Türkiye’ye yeni gelen aileler ve yurt dışından dönen gurbetçiler de aynı ikilemi anlatıyordu.
Aradığımız şey aslında sade bir şeydi: hem Türk müfredatını eksiksiz okutan, hem de çocuğun İngilizcesini gerçekten geliştiren, ekibi iki dilde konuşan bir okul. Bu ikisini bir arada sunan bir yer bulamadık.
Eğitim çoğunlukla İngilizce ve program uluslararası. Bu da ulusal müfredat zorunluluğu nedeniyle Türk vatandaşı çocukların kayıt olabilmesi için çifte vatandaşlık ya da devlet izni gerektiriyor.
Türkçe program sağlam ilerliyor ancak İngilizce ders saatiyle sınırlı. Türkçeye yeni alışan bir çocuğa verilecek ek destek de her okulun sunabildiği bir şey değil.
CLLC Türkiye, bu arayışa verdiğimiz cevaptır. Türk müfredatını eksiksiz okutuyor, üstüne CLLC’nin Kanada’daki EAL okullarından gelen yirmi yıllık İngilizce öğretimi deneyimini ekliyoruz.
Böylece hem Türkiye’de yaşayan aileler hem de burayı yeni evi yapmayı seçenler için, çocuğun hangi dilden geldiğine bakılmaksızın kendini ait hissedebileceği bir okul ortaya çıktı.
Hazır bir binaya yerleşmek yerine arsayı alıp okulu baştan inşa etmeyi seçtik. Çünkü çocuğun nerede oturduğu, nerede dinlendiği ve teneffüste nasıl hareket ettiği sonradan düzeltilebilecek şeyler değil.
İstanbul’un yeşil Beykoz bölgesindeki 2.500 m²’lik kampüs bu düşünceyle tasarlandı. Dairesel bina, derslikler kadar açık alanların ve dinlenme köşelerinin de eğitimin parçası olduğu bir gün kurgusuna göre planlandı.
Buraya kadar anlattıklarımız bir okulun nasıl kurulduğuydu. Asıl kısmı, çocuğunuzun burada geçireceği günler. Kampüsü gezmek ve sorularınızı yüz yüze sormak için bizi bekliyoruz.